Ana içeriğe atla

Bir muharririn ölümü: Akif Emre "Mazlum Uygurların gür sesiydi o"

Bu haftaki yazımda, Fenerbahçe Basketbol Takımının Avrupa Ligi şampiyonu olması sırasında yaşanan tablodan hareketle, insan yetiştirme ve kültür problemi üzerine düşüncelerimi paylaşmak niyetindeydim. Ne var ki 24 Mayıs günü yaşanan bir kayıp, konunun değiştirilmesi zarureti doğurdu. Evet, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olan Akif Emre’den söz ediyorum.

Akif Emre ile çok yakından tanışmıyordum. Birkaç kez çeşitli ortamlarda kısa sohbetler etme dışında yüz yüze çok fazla görüşmemiz de olmadı. Ancak Akif Emre, benim için, Doğu Türkistan konusundaki dik duruşu ve en zor zamanlarda verdiği destekler yönüyle ayrı bir yerdeydi.

Doğu Türkistan meselesi Türkiye kamuoyu için her zaman ilgi duyulan bir konu olmasına karşın özellikle basında konjonktürel olarak farklı bakış açılarının ortaya çıktığına da tanık olmaktayız. Bu durum, meseleyi görmemezlikten gelmek şeklinde tezahür edebildiği gibi, kimi vakitler de, Çin’in yaydığı enformasyona uygun yorumlar şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Özellikle konuya geleneksel olarak sıcak bakması beklenen basın yayın organlarında böyle tutumların görülmesi çok daha dikkat çekici ve incitici olmaktadır.

Oysa Çin, uzun zamandır Doğu Türkistan’ın dinî, etnik ve kültürel yapısını değiştirmek için sistematik bir politika uygulamaktadır. Kamuya açık alanlarda uygulanan din üzerindeki sıkı denetimlerden ülkeye yoğun Çinli göçmen getirilmesine, Uygur Türkçesi ile eğitimin ortadan kaldırılmasından Kur’an öğreniminin şiddet yoluyla önüne geçilmesine, Ramazan orucuna konulan engellerden Uygurların mahalle mahalle, köy köy Çin’in iç bölgelerine tehcirine kadar çok yönlü asimilasyon, bir devlet politikası olarak hayat geçirilmektedir.  Son birkaç ay içerisinde ise zulüm artık dayanılmaz bir hal almış ama Müslüman Uygurların haykırışına cevap, büyük bir sessizlik olmuştur/olmaktadır.

İşte Akif Emre, çoğu zaman gazetelere, yayın organlarına haber konusu bile olamayan/olmayan bu vahim gelişmeleri, tarih ve medeniyet şuuru olan bir aydın tavrıyla yazılarında ele almakta, mazlum bir milletin sesine her fırsatta tercüman olmaktaydı. Meselâ, İslâm tarihinin en az Buhara kadar, Semerkant, Bağdat, Gırnata kadar önemli bir şehri olan Kaşgar yıkılıp tarihî dokusu ortadan kaldırılmaya başlandığında en güçlü sesi o yükseltmişti.  “Kaşgar, medeniyetimizin kadim şehirlerinden biri. Bağdat, Şam, İstanbul, İsfahan, Gırnata neyse Kaşgar da en az bunlar kadar medeniyet birikimimizi bugünlere kadar taşıyan ve yaşatan merkez şehirlerden biri. Batıda Gırnata, doğuda Kaşgar. Gırnata düştü ama Kaşgar hâlâ direniyor…” diyor ve bu kadim medeniyet merkezinin yok olması karşısında aydınların duyarsızlığını şu sözlerle eleştiriyordu “Kaşgar Yok Edilmeden” başlıklı yazısında: “Doğu Türkistan’ın yerine Sincan’ı tanıyan Türk bakışının ne Kaşgarlı Mahmud’u ne de Kaşgar”ın ‘şehr-i kadim’inin başına gelenleri takip etmeye mecali yok. Çin mallarının çöplüğüne boğulan tüketim iştihamızın kör ettiği okumuşlarımız bir medeniyeti temsil eden bu kadim şehrin Çin yönetimince yok edilişini bile görecek ilgiden, dikkatten, bilinçten mahrum.”

Akif Emre, Türkiye coğrafyası dışındaki Türklere, kendi tanımlamasıyla, “İslamcı bakış açısının” tutumu karşısındaki rahatsızlığını dile getiriyor, sahip olunan ayrımcı bakış açısını düzeltmeye çağırıyordu.  Ona göre, tüm dünya Müslümanlarını kucaklama iddiasında olanların Doğu Türkistan Türkleri söz konusu olunca takındıkları ilgisiz tavır Müslümanca bir yaklaşım olamazdı.  Ona göre, “İslamcı söylemin en zayıf/ilgisiz olduğu alanlardan biri Müslüman Türk dünyası” idi.” Oysa İslamcılık iddiasında olanlar, ayırt etmeksizin, tüm dünya Müslümanlarına aynı yaklaşımı göstermek durumundadır. Ne var ki Türkistan söz konusu olduğunda bunu görmek zordur ve bu Türkiye’de İslamcı düşünceye sahip olanlar açısından önemli bir açmazdır. Akif Emre, buradan yola çıkarak şu önemli soruyu gündeme getiriyor ve herkesi konu üzerinde yeniden düşünmeye davet ediyordu: “Türkistan neresi’ sorusunun içerdiği anakronik imadan ziyade ‘Türkistan neden unutuldu’ sorusu daha anlamlı geliyor. Bu soru etrafında hem Türkiye hem de İslamcılar açısından yeniden düşünmek gerek.”

Evet o, Uygurlar için hak ve adaleti temsil eden bir sesti. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Bu blogdaki popüler yayınlar

ZENGEZUR KORİDORU ANLAŞMASI ÜZERİNE...

          Türkiye’deki bazı kesimlerde tuhaf bir Azerbaycan karşıtlığı var. Şimdi de Zengezur Anlaşması bahane edilerek kimi olur olmaz ifadelere rastlamaya başladık.     Öncelikle, sözü edilen koridorun hayata geçecek olması Azerbaycan’ın Karabağ Zaferi’nin bir sonucudur. Sovyet müdahalesiyle bölünen Azerbaycan’ın batısı ile ana kara arasında karadan bağlantı imkanı var elde edilmiş oldu ki, bu tarihi bir gelişmedir.             İkincisi, evet Göğçe Gölü’nden İran’a uzanan bölge, 1918’de kurulan Ermenistan devletine ait değildi. Azerbaycan toprağıydı. Batı Azerbaycan’dı. Ne var ki Sovyetler Birliği döneminde Stalin’in Türkiye ile Türk dünyasını bölme politikasının sonucu olarak Ermenistan’a verilmişti. Ancak şu anki durumda uluslararası hukuk gereği Ermenistan toprağıdır ve üzerindeki egemenlik hakkı bu devlete aittir. Dolayısıyla bu anlaşmayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Yani egemenlik hakkından feragat ...

Çanakkale’de Savaşan “Dış Türkler”

Birinci Dünya Savaşı’ndan İstiklal Savaşı’na bir çok cephede görev yapmış olan Emekli Kurmay Albay Rahmi Apak, “Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları” adlı kitabında, konumuz açısından çok dikkat çekici bir olaya yer vermektedir. Apak,  Birinci Dünya Savaşı sırasında, Malazgirt Ovası civarında Ruslarla yapılan bir çarpışma sonrası ilginç bir olaya tanık olmuştur. Apak’ın anlattığına göre, bu savaşta Rus birliği mağlup olur ve geri çekilir. Birliğin emir subayının odasına giren Türk subayı masanın üzerinde, “ Azeri şivesi ” ile yazılmış bir mektup bulur. Mektupta şu ifadeler yer almaktadır: “Ey Müslüman ve Türk kardeşler, Rus’un kuvveti kırılmıştır. Bilhassa Girmanya cephesinde çok kırgına uğramıştır, fakat Rus’un bir taktikası vardır. Her yerde kuvvetlerini zayıf bırakır, bir yere toplar ve oradan saldırır. Eğer siz de bütün cepheden birden taarruza kalkarsanız onu yenersiniz. İnşallah Kars’ta görüşürüz…” Apak’ın sonradan öğrendiğine göre, bu mektubu bırakan subay, Rus ordusu safla...

SOSYAL MEDYADA KAYBOLAN MAHREMİYET VE ÇÜRÜTÜLEN DEĞERLER

Söylemler ve ifade ediliş biçimleri, sosyal hayatın dönüşümü ve başkalaşımı konusunda da önemli ipuçları verir. Bu nedenle sözün yayılması ve dağıtılması temel rol oynar. Bunun içindir ki, bizim kültürümüzde olumsuz söz ve davranışların aleni hale getirilmesi, "kötü söz"ün yaygınlaştırılması hoş karşılanmaz. Tekrarlanarak ve yaygınlaşarak sıradanlaşan, olumsuz söz ve davranışların başkalarında bir tür zihinsel meşruiyet kazanacağına, bunun sonucu olarak da  toplumu toplum yapan   değerleri aşındırma tehlikesi taşıdığına inanılır. Bu değerlerin başlıcalarından biri de mahremiyet duygusudur. Foto: Strumentires Bilindiği gibi her toplum, kendi sosyal ve kültürel dinamikleri, inanç sistemlerinin oluşturduğu bir mahremiyet duygusuna sahiptir. Bu olgu, sosyal istikrarı, aile ve toplum ilişkilerinin sağlıklı işlemesini sağlayan en önemli hususlardan biridir. Ayrıca bir sosyal denetim rolü oynayarak çeşitli olumsuz durumların yaşanmaması için de hayati bir rol oynar. Ne var ki sosyal...